SON DAKİKA

“BİR ESER HAYATIN DERİNLERİNE İNDİKÇE GÜZELLEŞİR”

Bu haber 24 Ekim 2018 - 16:47 'de eklendi ve 61 kez görüntülendi.

Muteber Haber Muhabiri Havva Görgülü, söyleşi bölümümüzde, yeni kitabını çıkaran Yazar Gülhan Tuba Çelik ile konuştu. Çelik, “Evsizler Şarkı Söyler” kitabını ve yazarlık serüvenini anlattı.

 

Havva Görgülü: Okumak ve yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Gülhan Tuba Çelik: Yazma konusundaki takıntı ve iştahım ne kadar sürer bilemiyorum ama okumak benim için ekmek gibi, su gibi bir şey. Bir şeyler okumadan geçen bir günüm olmuyor sanırım. Bu, çok uzun zamandan beri böyle. Özellikle iyi şiir kitapları ve romanlar okumaktan keyif alıyorum. Yanı sıra psikoloji, edebiyat felsefesi, sosyoloji gibi alanlardan yararlanmayı da çok seviyorum.

-Kitabın ismi nereden geliyor?

-Öykü kitaplarında, kitaba ad verilirken uzun uzun düşünmemek için, genelde öykülerden birinin adı verilir. Böylesi daha kolay ve pratiktir. En çok sevdiğin öykünün adını koyup geçersin. Bende de öyle oldu. Bir kısmı Konya, Gezlevi (Korualan) kasabasında, bir kısmı da İstanbul’da geçen bir öyküm vardı. Parkta yatan bir evsiz üzerinden kahramanın yalnızlığı ve sorgulamaları veriliyordu. Severek yazdığım bir öyküydü. Öykünün adı bir anda, bir ilham gibi aklıma gelmiş; öyküyü yazmaya adından sonra başlamıştım. Cümledeki isyanı ve renkliliği beğeniyordum. Kitabımın geneli için de uygun bir ad diye düşündüm.

-Bu ilk kitabınız, çıktığında ne hissettiniz? Mesela ya az okunursa korkusuna kapıldığınız oldu mu?

-Bizim yaptığımız sanatın çoksatarlıkla, popülerlikle, ışıltılı dünyalarla alakası yok zaten. Bir şiir kitabı 300/500, bir öykü kitabı da 1000 adet basılır. Kitapyurdu’na baktım, 4 ayda 90 tane satmış. Bu tarz güncel kitapların alıcısı da özeldir. Güncel edebiyat ile ilgilenen en fazla bin kişi duyar ismini, ismini duyanlardan da birkaç yüz kişi satın alır. Bütün bunları bilerek bu işin içinde olduğumuz için herhangi bir sorun yok. İlk kitabın mutluluğu özel bir şey tabi. 17 yaşında ÖSS’yi kazanıp Selçuk Üniversitesi Türkçe Öğretmenliğine girdiğimde, bir de 21 yaşında KPSS’yi kazanıp Siirt, Pervari, Palamutlu Köyü, Umurlu Mezrası’na atandığımda bu kadar mutlu olmuştum.

-İlk defa dergiyle ne zaman tanıştınız?

-Güncel edebiyatın içinde olmak dediğim, bir yönüyle dergilerin de içinde olmak. Bir dergide eserim yayımlandığında aslında çok geç kalmıştım. 26 yaşındaydım. Şimdi çok genç insanlar dergilerde yazıyorlar, çiziyorlar. Dergilerde erken yaşta tanışmak bir avantaj ama geç tanışmak da bir başka avantaj. Yaşım 26 olana kadar algı dünyam, okuma kültürüm, yazacağım meseleleri seçmeme sebep olan psikososyal altyapım oluşmuştu bile. Neyi yapmak istediğimi, neyi yapmak istemediğimi biliyordum.

-Yazmak için hangi vakitleri tercih ettiniz? Gece mi gündüz mü?

-Yazma konusunda öyle özel ritüellerim yok. Akşamları erkenden uyurum zaten. Genelde gündüz ve herhangi bir yerde yazarım. Evde koltuğun üzerinde, otobüslerde, yolda yürürken, okulda. Bazen rüyamdan güzel bir cümle ile uyandığım olur. Unutmamak için onu tekrarlaya tekrarlaya telefonumu açıp hemen notlar kısmına yazarım.

-Kitabınızda olduğu gibi en kötü anlarda bile olduğunuz ortamı güzelleştirmeye çalıştığınız oldu mu?

-Allah her insanı ayrı bir özellikte yaratmış. Ben genelde kabullenebilen bir fıtratta olduğum için kahramanlarım da en kötü anlarda bile kendilerini kandırabilecek güzel noktalar buluyorlar galiba.

-Roman yazacak olsaydınız ne konu üzerine yazmak isterdiniz?

-Thomas Mann gibi, Orhan Pamuk gibi, Jonathan Franzen gibi bir kuşak romanı yazmak isterdim. Yörüklükten köye, köyden kente uzanan… Bir yandan uzanan ama bir yandan da aslında bütün geçmişine ve bütün geleceğine aynı yakınlıkta bulunduğun… Tıpkı Kayıp Zamanın İzinde’de Proust’un çizdiği zaman-mekan ilişkisi gibi. 200 yıl önceki akrabasıyla aynı yenik duyguları yaşayan bir kahraman mesela. Totalde insanların ve kalplerin asla değişmediğini anlatmak isterdim. Aşkın, sevginin, kızgınlığın, nefretin dünya döndükçe özünden hiçbir şey kaybetmeden devam edeceğini. İçimizdeki yalnızlığın asla kapanmayacağını. Yine de yaşamanın, insan olmanın dayanılmaz derecede güzel ve özel bir şey olarak anlamlandığını… Fakat roman yazacak psikolojik, sosyal ve fiziksel şartlara sahip değilim henüz. Muhtemelen sevdiğim kitapları okuyup öyküler yazmaya devam ederim.

 

-Dünya görüşünüz ve yaşam felsefeniz eserlerinize nasıl yansır?

-Bir yazar hele ilk kitabıysa tamamen kendini ortaya koyar eserlerinde. Öğrendikçe ve olgunlaştıkça kahramanlarının arkasına saklanmayı daha iyi becerir.

-İçinde yaşadığınız toplumun kültürel özellikleri yazarların eserlerine yansır mı? Yansıyorsa bu sizde nasıl yansır?

-Bir sanat eserini toplumdan ve insandan ayrı düşünemezsiniz. Fantastik okumayı ve yazmayı, post modern üst kurmaca teknikleri kullanmayı filan bu yüzden seviyorum. Tüm gerçekliğiyle hayata ve insana yer vermeye çalışıyorum.

-Kitabınızdaki “Sarı” karakterine kendinizden bir şeyler kattınız mı?

-Sarı karakterinde dünyadan uzak durmaya çalışan, kendi köşesinde kendi zenginliği ile yaşayıp duran, insanın koşturulup durmasına itirazları olan sevdiğim bir insanı anlatmaya çalıştım.

-En son okuduğunuz kitap nedir?

-Dün gündüz (söyleşinin yapıldığı günün öncesi) Son olarak Semih Öztürk’ün “Önce Dağlar Kar Tutacak” adlı öykü kitabını bitirdim. 2018-Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü aldı bu kitap. Çok güzeldi, oldukça beğendim. Gece de Özcan Karabulut’un “Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati” adlı öykü kitabını okudum. Muhteşemdi. Öykülerdeki kadınların ruhlarının büyük bir başarıyla anlatılmasını, gösterilmesini çok beğendim.

-Kitap yazmaktaki temel amacınız ve sizi yazarlığa iten sebep nedir? Niçin yazıyorsunuz?

-Çocukluğumdan beri bir şeyler yazarak kendimi ifade etmeyi seviyorum. Fıtrat, his, tutku. Çok da neden sonuç mantığına oturmayan bir şey.

-Kitap yazarken “Ben kitap yazarken insanlara yanlış bir mesaj vermiş olabilir miyim? Doğru yaptığımı düşünürken yanlışa düşmeyeyim. Daha dikkatli olayım” dediğiniz oluyor mu?

Edebiyatın edeple bir ilgisi olduğuna da, edebiyatçının topluma doğru düzgün örnek olması gerektiğine de inanmıyorum. Capote’nin “Tiffany’de Kahvaltı”sı, Kerouac’ın “Yolda”sı, Mann’ın “Venedik’te Ölüm”ü arsız metinler mesela. Bunlar benim en sevdiğim kitaplar arasında. Bir eserin hayatın çirkinliğine, sapkınlığına, sınırlarına, arka sokaklarına, gecelerine, yeraltına girdiği sürece güzelleştiğini düşünüyorum. Senin dediğinin aksine hayatın bu yönlerini çok fazla tanımadığıma üzülüyorum.

 

Gülhan Tuba Çelik kimdir?

7 Aralık 1988’de Kırşehir’de doğdu. 2005’te Kırşehir Lisesi’nden, 2009’da Selçuk Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Siirt ve İstanbul’da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. 2017 yılında ikinci üniversite kapsamında Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Şu an İstanbul Fatih’te bir ortaokulda idarecilik yapmaktadır.

Şiirleri Akatalpa ve Mühür dergilerinde; öyküleri ve çeşitli yazıları Post Öykü, Mahalle Mektebi, Hece Öykü, Türk Edebiyatı ile İtibar’da yayımlanmıştır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.